VİYANA, HALLSTATT VE BRATISLAVA: ORTA AVRUPA’DA TEK BAŞINA BİR GIRL POWER MESELESİ

Hayatımın en ‘’bu sefer kesin çıkmayacak’’ diye düşündüğüm Schengen’ini canım İspanya’m beklediğimden daha uzun süreli verince hemen bir ‘’acilen bir yerlere daha gitmeliyim’’ kurtlanması yaşamıştım ki çok da aklımda olmayan Viyana’da karar kıldım.

Aslında Avusturya genel olarak çok da ilgimi çeken bir ülke değildi hiçbir zaman ama yıllar önce Hallstatt’ın bir fotoğrafını görmüş ve bu güzelliği kişisel to do list’ime eklemiştim. 5-6 gün sonrası için bilet bakarken de Pegasus’un uygun fiyatlı olacağına güvenip Pegasus’ta gezinirken Pegasus’un uçtuğu çoğu Schengen şehrine daha önce gitmiş olduğumu fark ettim. Kalan son birkaç seçeneği incelerken bilinçaltımdaki Hallstatt görüntüsü aniden yüzeye yükseldi ve Viyana biletini çok da düşünmeden kaptım.

İlk kez tamamen tek başıma olacağım bu seyahati 4 gece 5 gün olacak şekilde planladım ve Avusturya gibi genel olarak vize, ülkeye giriş vs konularında katı olan bir ülkenin pandeminin de etkisiyle kapılarından geri dönmekten (çünkü Osmanlı torunu olmak asdh) hafif tırsarak yola çıktım.

Sonuç olarak korktuğum başıma gelmedi ve her zamanki kolaylıkta geçtim pasaportu. Hatta ilk kez bir pasaport memuru pasaportuma bakıp bir ‘’wow’’ çekti. Sebebinin 2 gün önceki Maldivler çıkış damgası olduğunu düşünüyor ve şimdi yine ‘’Viyana’da görmeden ölmemeniz gereken 10 yer: Albertina, Opera….’’ gibi klişelere girmeden kendi seyahatimi gün gün detaylıca anlatmaya geçiyorum.

  1. GÜN: Viyana’ya iniş, Stadtpark’ta bir grup Hans ve Helga ile gastronomi festivali, Viyana’nın en turistik noktalarına şöyle bir bakış ve Albertina’da Edvard Munch sergisi.

Viyana havalimanına indikten sonra hemen şehir merkezine giden S7 trenini bulup Wien Mitte durağında indim. İnince gitmek istediğim yerler arasında olan Stadtpark’ın bu durağa çok yakın olduğunu görüp çantamı bırakmak için kalacağım yere bile uğramadan direkt bu parka gittim. Parkta tam da benim Viyana’da olacağım tarihlerde bir gastronomi festivali olacağını görmüştüm ve hatta biraz da bu tarihlere denk getirmiştim seyahatimi (çünkü pisboğazlık).

Parkta bir sürü stant, bu stantlarda 384030 çeşit yiyecek ve bolca mutlu mesut Avrupa yaşlıları vardı. Ben de vegan bir brownie paket yaptırdım ve sonra ahududu şarabı satan stanttaki teyze ve amcaların arasına karıştım. Sonra yağmur şiddetlenince en azından çantamdan kurtulmaya karar verip metroyla kaldığım yere doğru yol aldım.

Şimdi bu noktada ‘’Viyana’da nerede kalınır’’ meselesine de girip size nokta atışı yerler önermeyi çok isterdim ama zaten geç planladığım bu seyahat için çok da otel seçeneğim yoktu benim bu kısıtlı zamanda. Her zamanki gibi booking.com’a girip her ihtimali değerlendirip Euro kuruna yeterince sövdükten sonra Vienna Stay Apartments 1050’de kalmaya karar verdim. Zaten yalnız olduğum için tek kriterim temiz bir yer olmasıydı ve özünde hiçbir otelin çok da temiz olmadığını düşünen biri olarak Avrupa’da birkaç gün kalınacak bir oda için memnun kaldım kendilerinden. Bu arada bildiğimiz dümdüz bir apartman dairesi olduğu için resepsiyon yoktu ve check in ve check out talimatlarını önden mail attıkları için kendi kendime giriş çıkış yapabildim.

Burası Margareten bölgesinde tren istasyonuna ve merkeze giden iki farklı tramvay hattına çok yakın bir yerdi. Geceleri sakin bir bölgeydi ama Avrupa’da hiçbir zaman İstanbul’dan daha az güvende hissetmediğim için gayet rahat ettim gece otele dönüşlerde de. Tek korktuğum an asansördeki harflerin karşılığını Almanca bilgim lise terk olduğu için anlayamadığımdan yanlışlıkla yerin dibinde bir depoya inmem oldu ahsdd

‘’Viyana’da nerede kalınır’’ sorusuna cevap olarak  5 gün kaldığım bir şehir için kendimde çok ahkam kesme hakkı görmediğimden uygun fiyatlı bir yer arayışındakilere kaldığım bu apartmanda kalabileceklerini söylüyor ve ilk günümü anlatmaya devam ediyorum. 

Stadtpark’tan çıkıp metroya binmek için bilet aldım ama o da ne? Viyana’da metro biletlerini kontrol eden bir mekanizma asla yok. Şimdi burada bu yaptığımı övecek değilim ama Viyana’nın Avrupa’da hiç bilet parası vermeden şehir içinde bir yerden bir yere gittiğim tek şehir olduğunu söyleyebilirim. Euro’nun 17 lira olduğu bir ülkenin diğer vatandaşları olarak beni yargılamazsınız diye umuyorum (şimdi 18.6 sjsj)

Neyse ben bir şekilde kaldığım odaya geldim (hatta çok yanlış şekilde geldim ilk seferde ama sonra yolu öğrendim). Hemen eşyalarımı bırakıp odadan çıktım ve Opera meydanına gittim.

Viyana zaten genel olarak sanki yanınızda Mozart’ın hayaleti yürüyormuş ya da telefona bakarak yürürseniz az sonra Salieri’nin hayaleti size çarpacakmış gibi hissettiren bir şehir. Yani ben hayatımda bu kadar sanat kokan (hatta bazen aşırı sanatıyla yer yer içimi sıkan) bir şehir görmedim. Bu kadar sanatın sanat için olduğu şehrin en önemli opera binası da çok güzel ve görkemliydi haliyle. Ben içine girmeyi tercih etmedim ama isterseniz Viyana’daki 57480938 opera binasından herhangi birini gezmekle kalmayıp operaya da gidebilirsiniz içlerinde. Ben Viyana’da sokakta gezerken bile sanata doydum şahsen ve bana yetti.

Operadan sonra şehrin en ünlü caddesi Graben’e doğru yürüdüm. Hani her blogda her şehirdeki en ünlü cadde için ‘’bizdeki İstiklal Caddesi’’ denir, bildiniz mi? Hah bu cadde de tam o cadde işte ama ben yine de bu ‘’bizdeki İstiklal’’ denilen çoğu yerin aslında canımız Bağdat Caddemiz olduğunu düşünüyorum. Burası da öyleydi bence. Mesela Barcelona’da La Rambla tam olarak İstiklal bence de ama mesela Champ Elysse’ye de İstiklal diyemeyiz yani. Bu noktada kişisel dünyamda Graben’i de Bağdat Caddesi olarak kodlayarak devam ediyorum.

Şimdi bu klasik Avrupa şehrinin en ünlü caddesinin ortasında bir yerlerde ne var bilin bakalım. Eveet, doğru bildiniz, bir katedral var .Aziz Stephan Katedrali caddede gezerken atlayamayacağınız bir güzellikte ve büyüklükte. Avrupa’ya ilk gittiğimde her kilisenin önünde 79330 tane fotoğraf çektiğimizi hatırlıyorum ama zamanla Avrupa’da görkemli kilise görmeyi normalleştirmiştim. Yine de burayı çok beğendiğim için hayatımda ilk kez tanımadığım birilerinden fotoğrafımı çekmelerini rica edip ‘’turistçilik’’ haneme bir puan yazdırdım. 

Sonra yürümeye devam edip Mozart’ın Evi’ne geldim ama hem kapanmak üzereydi hem de aslında çok da güzel bir müze olmadığını güvendiğim birkaç blogdan okuduğum için dışarıdan bakmakla yetinip gezinmeye devam ettim.

Anker Clock’u saat başında görmek istiyordum ve saat başına doğru buraya gittim ama hiç ummadığım bir manzarayla karşılaştım. Bu saatin Prag’daki versiyonunun ne kadar turistik olduğunu duymuşsunuzdur. Benim Prag seyahatimden en çok hatırladığım şeylerden biri de denk geldiğim her saat başında astronomik saatin önünde ufak çaplı izdihamlara kapıldığım.

Viyana’da da aynı şeyin olacağını sanıyordum ama çok fena yanıldığımı haritada saate yaklaştıkça çevremdeki insan sayısının azalmasından anlamaya başladım. Saati gördüm ama sadece 4 kişi vardı benden başka bekleyen. 472939 kişi tarafından sağa sola itileceğimi sanırken bu manzarayla karşılaşmak küçük çaplı bir şok etkisi yaratsa da asıl şok saatteki figürlerin hareket etmemesi oldu. Aslında saatteki rahiplerden sadece bir tanesinin 2-3 kere sağa sola birer milimlik sallanmalar yaşadığına emin gibiyim ama muhtemelen ben buna inanmak istediğim için böyle gördüm asdfjd. 

Sonuçta burada beklediğimi bulamayarak Graben’in ara sokaklarına geri döndüm ve bir şekilde Albertina Müzesi’nin önüne çıkmayı başardım. Aslında ilk gün müze gezmeye pek niyetim yoktu ve saat de geç olmaya başlamıştı ama müzede geçici bir Edvard Munch sergisi olduğunu görünce mecbur içeri girdim. Çığlık tabii ki yoktu ama ben Albertina’dan razıyım çünkü hem sergi çok güzeldi hem de müzenin içi de dışı da çok hoştu. 

Sergi sonrası yemek yiyip sokak sokak dolaşarak en son Karl Kilisesi’nin bahçesine gelip uzun bir süre burada oturdum. Kilisenin ışıklandırması, bol kahkahalı insan grupları falan derken 10/10 ortam vardı aslında ama yalnız oturmak bir yerden sonra sıkınca odama döndüm.

  • 2. GÜN: Bratislava’ya gidip Viyana kalabalığı sonrası küçük şehir özlemi gidermece, Viyana’ya dönüşte Hundertwasserhaus ve Kunsthaus’a aşık olmaca. 

Ben Viyana-Bratislava gidiş dönüş biletlerimi seyahatime birkaç gün kala RegioJet isimli otobüs firmasından toplam 9.8 euroya aldım internet üzerinden. 

Seyahat günü gelince de otele çok yakın olan tren istasyonundan trene binerek ana istasyon olan Wien HBF’ye gittim. Buraya trenle gidince tren sizi en alt katta indiriyor. Üst kata çıkıp buradan da dışarı çıkınca otobüs peronlarını görüyorsunuz. Ben de bu peronlardan otobüsüme bindim ve 1.5 saatte Bratislava’ya ulaştım.

Otobüs durağı Bratislava’da büyük bir alışveriş merkezinin en altında bir yerlerde. Buradan çıkmaya çalışmak bana biraz vakit kaybettirdi saçma bir şekilde ama çıktıktan sonra 20 dakika falan yürüyerek şehir merkezine ulaştım.

Şehir tam olarak beklediğim gibi küçücük bir yer çıktı. Toplam 5-6 saat geçirdim burada ve hemen hemen her girdiğim sokaktan daha önce de 3-4 kez geçmiş olduğumu fark ettim. 

Bratislava’da gezilecek yerler gibi bir Google araması yaptığınızda karşınıza çıkan belli başlı yerleri görmeye çalıştım ve biraz sizlere de bahsetmek isterim.

İlki tabii ki Old Town bölgesi. Bratislava’da herhangi bir şeyi anlatırken daha kaç kez ‘’küçük’’ sıfatını kullanabilirim bilmiyorum ama burası da gerçekten çok küçük bir bölge. Gördüğüm en güzel Orta Avrupa başkenti old town bölgesi hala Prag olsa da burası da çok tatlı geldi bana.

Hlavne Namastie Meydanı da bir o kadar küçük ama tatlıydı yine. Michael’s Gate ben oradayken tadilatta olduğu için buradan hiçbir şey anlayamadım ama şehirdeki heykelleri sevdim. 

Şimdi gelsin mi bir itiraf? Zaten gezilecek çok da bir yeri olmayan bu şehrin en ünlü yapılarından biri olan kalesine çıkmaya niyetlenmişken yolun yarısında nedenini anlamadığım bir şekilde geri döndüm ve belki de en görülesi yeri görmemiş oldum. Gerçekten neden kaleye kadar yürümedim bilmiyorum çünkü gittiğim yerlerde böyle yarı yoldan dönmek hiç adetim değildir ama bir şekilde o an içimden gelmedi o yolu yürümek. Sanki manzara o kadar da muhteşem olmayacakmış gibi hissettim ve döndüm. Hatta şu meşhur Ufo Gözlem Güvertesi’ne de gitmedim. Gerçi bu zaten pek ilgimi çekmezdi ama şimdi bile ‘’kaleden nasıl döndüm yav ben’’ diye bi’ sorguladım.

Bratislava dönüşünde şu klişe ‘’yalnız gezerseniz yolda arkadaş edinirsiniz’’ lafına inanma yüzdem arttı çünkü otobüste yanımdaki kadınla 1.5 saatlik yolun en az 1 saatinde muhabbet ettik. Kendisi eşinin işi sebebiyle Güney İspanya’da yaşıyormuş ve instagram üzerinden de satış yaptığı bikini, pareo falanla dolu bir mağazası varmış. Aslında Slovakya’nın bir şehrindenmiş ama Viyana’da da evi varmış. Gerçekten 10/10 bir hayat vs Türkiyeli bir hayat diyebileceğimiz birlikteliğimiz otobüsün Viyana’ya gelmesi ile son buldu ve otobüsten iner inmez hava kararmadan görmek niyeti ile Hundertwasserhaus’a doğru koşar adım ilerledim.

Hundertwasserhaus seyahat içerikleri okumayı seviyorsanız bir yerlerde karşınıza çıkmış olma ihtimali çok yüksek bir bina çünkü çok popüler. Benim Viyana seyahatim boyunca en sevdiğim bina bu oldu diyebilirim çünkü rengarenk detaylarının her birine bayıldım (aslında mükemmel ama yer yer insanı sıkacak kadar da tekdüze olduğunu sen de kabul et be Viyana). 

Hava kararmaya başlayacağı için Hundertwasserhaus’a aşık olmaya ayıracak çok fazla vaktim yoktu ve içimdeki Aysun Kayacı ‘’bunun içinde yaşayanla benim hayatım bir mi’’ diye söylenirken birkaç sokak ilerisindeki Kunst Haus’a gittim. Ben Kunst Haus’u da çok beğendim ama anlamadığım bir şekilde benden başka kimse yoktu binayı görmeye gelen. Burası tam trafiğin aktığı bir sokakta olduğu için Hundertwasserhaus (4. Seferde artık bakmadan yazabildim asgds) kadar fotoğraf çekmeye müsait değil diye boştur diye iyimser düşünmek istiyorum ama aklıma Barselona’da hemen metro çıkışında ve ana caddedeki Casa Battlo geliyor. Bilemiyorum Altan… Yine de bence binaların ikisi de birbirinden güzeldi ve siz gidince Kunst Haus’u da mutlaka görün.

Bu iki bina arasında biraz mekik dokuyup en son hava kararınca şehir merkezine doğru yola çıktım. Evet, buna değinmemişim ama bu binalar en merkezi yerlerin birazcık uzağında. Ben de Viyana’da oradan oraya gezeceğim bir gün yerine Viyana’ya geç döndüğüm bir günde ziyaret etmeyi bu yüzden tercih ettim ve gayet iyi oldu böyle.

Merkeze döndükten sonra bir şeyler yiyip sokaklarda dolanıp ertesi gün erkenden Hallstatt’a tren biletim olduğu için çok gecikmeden bu günü kapattım.

  • 3. GÜN: Saatler süren Hallstatt yolculuğu, ölmeden önce görülmesi gereken 4293887 yerden birine hayranlıkla tik atmaca.

Bütün bu seyahatimin gözbebeği tabii ki bana uğruna Osmanlı gibi Viyana’nın kapılarından dönme korkusu yaşatan Viyana’ya da asıl gidiş sebebim olan Hallstatt’tı. Kendisi küçücük bir köy olsa da bende büyük izler bıraktı ve bu sebeple Hallstatt için ayrı bir yazı yazdım ve sizi oraya yönlendirmek isterim. Hallstatt gezi notlarımı tıklayarak okuyabilirsiniz. Siz yine de önce bu yazımı bitirip sonra oraya gidin ama, Viyana sokakları bizi bekler çünkü.

Hallstatt için kendisine aşık olduğumu belirterek bu yazıda daha fazla bir şey söylemeden Hallstatt dönüşü Viyana’da bir şeyler yiyip içip gece sokaklarında bol bol kaybolduğum bu günü kısa keserek sonraki güne geçiyorum.

  • 4. Gün: Nihayet Belvedere Sarayı ziyareti, beklenmedik Schönbrunn Sarayı sevgisi ve gece nehir kenarında şok olmaca.

Gittiğim hiçbir şehirde bilmem kaç tane müzenin bilmem kaç tanesini gezmek gibi bir hedefim asla olmasa da genel olarak en çok ilgimi çeken 1-2 müzeye girmeye çalışıyorum ve Viyana için burası tabii ki Belvedere’ydi. 

Saraya gitmek için metrodan inince yolları karıştırmam sonucu uzun bir süre Schweizergarten’da kaldım çünkü bu parkta bebek ördekler gördüm. Şu hayatta beni hiç olmayacak bir yerde saatlerce tutmanın yolu bebek hayvanlar olduğu için Belvedere’ye istediğim kadar erken gidemedim ama yine de biletlerin çıkma saatinden önce oradaydım.

Şimdi şöyle ki Belvedere Sarayı için biletler birkaç paket halinde satılıyor. Yukarı Belvedere, Aşağı Belvedere, Yukarı artı Aşağı artı bir yerler daha şeklinde değişik paketler var ve ben klişelerden klişe beğenerek sadece Yukarı Belvedere için biletimi aldım. Evet, doğru tahmin ettiniz: Gustav Klimt’in The Kiss de dahil en ünlü eserlerinin çoğu Yukarı Belvedere’de. Populistlikse  popülistlik, rockçı Serpillikse rockçı Serpillik… Ama yani ben 57492 saat müze ge ze mi yo rum. Her eserin önünde durup ‘’hmmm biçimdeki devinim çok etkileyici’’ di ye mi yo rum. 

Yukarı Belvedere’yi gezmek birkaç saatimi aldı ve ben genel olarak beğendim burayı. Daha biletler satışa çıkmadan gitmiş olsam da müze kalabalıktı. Tabii en çok Gustav Klimt’in eserlerinin önü, özellikle de The Kiss’in önü çok kalabalıktı. Bu arada sevdiğim resimlerin bazılarını müzelerde görünce küçüklüğüne şok olduğum olmuştu daha önce birkaç kez (bkz: Mona Lisa) ama The Kiss kocaman ve yakından gerçekten çok daha görkemli bir tabloydu.

Belvedere ile ilgili şunu da belirteyim: ben ne kadar erkenden gidip sıraya girsem de biletlerin internette daha uygun fiyatlı olduğunu görünce sıradan çıkıp online aldım biletimi. O sıraya boşuna girmeden ve daha fazla para vermeden internetten halledin derim size de bilet işini. 

Belvedere’den çıktıktan sonra Naschmarkt’a gittim. Burayı şimdiye kadar okuduğum Viyana konulu yazılarda niye göremedim bilmiyorum ama bence güzel bir yerdi. Ben zaten genel olarak her gittiğim ülkede pazar ve market gezmeye bayıldığım için uzun bir yol boyunca kurulu bu yerin içindeki yiyecek satan dükkanları da tek tek dolaştım. Bence de mesela bir canımız Barselonamızın La Boqueira’sı değil ama burası da gezilesi bir yer ama dediğim gibi Viyana gezi yazılarında hep es geçilmiş bir yer. 

Naschmarkt sonrası yine şehir merkezini kafama göre turlamaya başlamıştım ki birden haritada işaretlediğim Schönbrunn Sarayı’nı atladığımı fark ettim. Burada tam Bratislava’daki kaleye çıkmaya üşendiğim anın bir benzerini yaşamak için kendimi ikna etmeye çalışıyordum ki bir an gaza geldim ve ‘’bi’ daha mı gelecem Viyana’ya’’ diyerek (mesela Roma’ya ilk gittiğimde hayatımın geri kalanında sık sık gideceğimi biliyordum ve 3 kez gittim gerçekten de ama Viyana’ya hiç ihtimal vermiyorum içimde bir yerlerde) kendimi zorla bu saraya götürdüm.

Saraya en yakın metro durağında inip uzunca yürüdükten sonra yemyeşil bir bahçeye girdim ve daha girer girmez ‘’ya vazgeçip gelmeseydim’’ diye kendime kızdım çünkü bakın ben gerçekten bu bahçelere aşık oldum. Bahçelerin hepsini gezemedim bile çünkü gerçekten kocaman bir bahçeler bütünüydü ama gördüğüm her bir ağaca, rengarenk çiçeklere ve en çokomellisi o uzun uzun bakıştığımız sincaba aşık oldum. Sincaplar şu hayatta en sevdiğim birkaç şeyden biri olduğu için karşıma sincap çıkaran her yeri otomatik olarak seviyorum gerçi ama o tatlış birey olmasaydı da Schönbrunn Bahçeleri gerçekten mükemmeldi. Hatta öyle ki Viyana’da en çok nereyi beğendiğimi sorsalar çok da düşünmeden burayı söylerim sanırım. 

Bu her bahçenin başka bir bahçeye açıldığı inception konseptli devasa yerin içinde palmiye bahçesi, turunç bahçesi gibi çeşit çeşit  konsept bahçeler de vardı ama bu konsept bahçeleri gezmek ücretliydi ve canım ülkemde 1 euro 17 liraydı? Haliyle ücretli hiçbir bahçeye girmedim ama ona rağmen zamanım yetmedi sadece ücretsiz alanları gezmek için bile.

Giderayak hafızama Viyana’dan devasa güzellikte görüntüler yerleştiren bu bahçede ne olsa o güzelliğin içinde sinirimi bozardı dersiniz? Tabii ki hayvanat bahçesi. Sene 2022 de olsa böyle cennet gibi bir yeri gezmek yerine içeride bir yerlere hapsedilmiş hayvanları izlemek isteyen bir garip insan sürüsü gördüm. Hatta şimdiye kadar içimde tutmuşum ama bu bahçedeki insanların cehaletinden bağımsız olarak Viyana genel olarak bu konuda sinirimi bozdu benim çünkü Schönbrunn Sarayı’nın önü de dahil şehrin birçok yerinde fayton vardı ve insanlar ciddi ciddi bu faytonlara binip şehir turu atıyorlardı. ‘’Alooo sene 2022 oldu farkında mısınız’’ diye bağırmayı çok istedim ama bütün yolculuğum boyunca ağzımdan çıkabilen tek Almanca söz ‘’danke’’ olabildi maalesef. 

Şimdi Viyana’ya karşı küçük enişte tavrımı bırakarak bu günün devamından bahsetmek isterim çünkü tıpkı Naschmarkt gibi yine hiçbir Viyana yazısında görmediğim için karşıma çıkınca küçük çaplı bir şok yaşadığım yere geliyorum. 

Şimdi size ‘’gözlerinizi kapatın ve bana klasik bir Avrupa şehrinde gördüğünüz şeyleri söyleyin’’ desem tam olarak şunları saymaz mısınız: nehir, kilise, trafiğe kapalı bir cadde, park, mağazalar… Bu liste böyle uzar gider ama bakın o ‘’nehir’’ asla değişmez. Avrupa başkenti varsa nehir de olmalıdır yani. Ee peki bu kadar şey anlattım, neden hiç nehir kenarına gitmedim? Viyana’da nehir mi yok yoksa? Tövbeler olsun, tabii ki var. Şehir haritasını açıp bakarsanız o nehir orda işte, görüyorsunuz. Ama gelin görün ki o nehirden hiç kimse hiçbir yazısında bahsetmiyor. 

Ben o haritaya bakıp o nehri gördüm ya, içimdeki Sherlock rahat etmedi ve gördüğüm kadarıyla benden önce giden kimse önermese de hatta yok saysa da kalktım son akşamımda bu nehrin kenarına gittim. Önce nehir kenarındaki Swing Kitchen’da yemek yedim -ki bence en güzel şubeleri kesinlikle burasıydı- sonra da nehrin kenarındaki merdivenleri görünce inip bi’ bakayım dedim ve Viyana’da en şaşırdığım an tam olarak bu an oldu.

Bütün Viyana aşağıdaydı? Nehrin kenarında tek başına gezen bana bile yer kalmamıştı yani öyle diyeyim. İnsanlara gidip ‘’ulan bana niye haber vermediniz kaç gündür’’ diyesim geldi bir an çünkü sanki koca şehirde herkes anlaşmış da burada şakalar komiklikler, müzikler danslar eşliğinde her gece takılmış ve sadece ben merkezde bomboş oradan oraya dolanmışım hissi geldi üstüme. 

Pizzasını, birasını kapıp yayılan bu kalabalık bizim bi ‘Moda’mız, bi’ Caddebostan’ımızdı adeta ama nedenini asla anlamadığım bir şekilde gezi bloğu yazan kimsenin bundan haberi yoktu. Ben bile orada o kalabalık ve o ortam karşımdayken ‘’bunlar halis mi acaba’’ diye bi’ kaldım ama şimdi rahatça söyleyebilirim ki gayet gerçek ve anladığım kadarıyla lokaller orada takılıyor. ‘’Bu kıyağımı unutmayın ve Viyana’ya gidince siz de nehir kenarındaki genç Hans’ların arasına karışın’’ diyerek bu günü de kapatıyorum.

  • 5. GÜN: Havalimanı yolu öncesi Viyana sokakları

Bu sabah erkenden gittiğim her şehirden ayrılacağım gün üzerime çöken hüznün Viyana versiyonu ile beraber otelden çıktım ve 15.30’a kadar şehirde olacağım için son kez görebileceğim yerleri görmeye çalıştım. 

Önce Viyana Sanat Tarihi Müzesi’ne ve Maria-Theresien Platz’a gittim. Buradan Heldenplatz’a doğru ağzım bir karış açık ve etrafı izleyerek gitiğim için yolda yaşlı tatlış bir teyze beni durdurup şehrin asıl tarihi yerlerine nereden gidebileceğimi falan anlattı. Ben de maalesef bugünün şehirdeki son günüm olduğunu söyleyince kaç gün gezdiğimi sordu ve ‘’dört’’ cevabı için Viyana için asla yetmeyeceğini söyledi. Gerçekten de çok haklıydı bence çünkü ben Viyana’daki sayısız müzenin çok çok azına gittiğim halde 4 gün şehri tam anlamıyla gezmem için yetmedi. Gerçi bana kalırsa 4 günde hiçbir yer tam anlamıyla gezilemez zaten ama Viyana gibi bir şehir için gerçekten hiç yetmedi.

Neyse bu olaydan sonra kendi kendime bir veda pikniği düzenlemek için yiyecek bir şeyler aldım ve Volksgarten’a gittim. Bu yolda da elimdekileri gören yaşlı bir amca durup dururken ‘’bon appetit’’ diyerek gülümsedi. Deutch insanların soğuk insanlar olduğunu söyleyenler utanır mı bilmem…

Volksgarten’dan sonra çok da vaktim kalmayınca maalesef şehre veda ederek havalimanına gittim ve bir seyahatim daha böylece sona erdi.

Şimdi bu yazı ‘’Viyana’da gezilecek yerler: tam sıralı liste’’ temasında bir yazı olmadığı ve daha çok özellikle değinmek istediğim ve sizin de işinize yarayabileceğini düşündüğüm şeyleri anlattığım bir yazı olduğu için sanmayın ki en klasik yerleri görmeden döndüm. Hofburg Sarayı, Museumsquartier, Rathaus, Parlamento Binası… Bu turistik yerlerin hepsine gittim ama çok fazla zaman geçirmediğim yerler oldukları için detaylı ahkam kesmek istemedim haklarında. Hatta görmek gibi bir niyetim olmasa da bir şekilde önünden geçerken Spanish Riding School’u ve içindeki zavallı atları falan da gördüm. Özetle kendi deneyimlerimi özellikle çok vakit geçirdiğim ya da çok beğendiğim yerler üzerinden anlatmak istedim ve öyle de yapmaya çalıştım. 

Sonuç olarak Viyana çok da aklımda yokken gidip bazı güzelliklerine fazlasıyla bayıldığım bir şehir oldu. Bratislava tam beklediğim gibiydi ve küçük ama çok tatlı oluşuyla  beni pek şaşırtmadı. Hallstatt ise gerçekten seyahatimin en özel noktası oldu. Bir daha Viyana ya da Bratislava’ya gider miyim ya da dünyada görmediğim bu kadar çok yer varken tekrar buraları görmek ister miyim bilmiyorum ama Hallstatt’ı ve yine Avusturya’nın Alpler’in kıyılarındaki diğer bazı köylerini bir kez daha ziyaret etmeyi çok isterim. Viyana’da değil ama küçük dağ köylerinde bir gün tekrar karşılaşmak dileğiyle, hoşçakal Avusturya.  

2 Yorumlar

  1. Ben de 2 hafta sonra Viyana’ya gidiyorum. Yazınızı okuyunca nehir kenarında kendime yemek ısmarlamayı da planlarıma dahil ettim 😃

  2. Yağmur says:

    Çok faydalı bir yazı olmuş. Gezi planımızı oluştururken çokça faydalandık.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: