KIBRIS GEZİ REHBERİ: GEZİLECEK BAZI YERLER VE YAPILACAK BAZI SERDAR ORTAÇLIKLAR

Kıbrıs deyince herkes gibi aklına gelen ilk beş şey sıralı tam listesi ile Serdar Ortaç, kumar, deniz, Mehmet Ali Erbil ve lüks oteller olan benim için bu yazıyı yazmak şaşırtıcı olsa da gittim, gezdim ve işte şimdi de yazıyorum.

İnsan yanındakinin değerini görmez misali Kıbrıs hep çok yakınımızda olsa da hiç gitmeyi düşündüğüm bir yer değildi. Hala da aklımda yoktu ve aklım ekimden mayısa yaptığım çeşitli Avrupa planlarındaydı. Bu planların en azından ekim ve kasım ayağını gerçekleştirmeme engel bazı durumlar çıkınca şöyle bir bakındım başka nereye gidebilirim diye ve hiç hesapta yokken 17-20 Ekim tarihleri arası Kıbrıs biletlerimizi aldım.

Amacım tabii ki otelde yatıp denize girip kumar oynamak yerine Kıbrıs’ı keşfetmekti ve büyük oranda da bunu gerçekleştirebildim. 1 gece Girne’de ve 2 gece Gazimağusa’da konakladığımız bu küçücük minicik roadtrip benzeri seyahatimizi rota planlama ve gezilecek yerleri ile birlikte anlatmaya başlamadan önce ‘Kıbrıs’a gitmeden önce bilmeniz gerekenler’i bir kısmını ben de sonradan öğrendiğim için bir kez de ben hatırlatmak istiyorum ve işte başlıyorum:

Kıbrıs’a gitmeden önce bilseniz iyi olacak bazı şeyler:

  • Bunu bilmeyen yoktur diye tahmin etmekle beraber dönüşte havalimanında yeşil pasaportuyla koşturan bir kız gördüğümüz için yazma gereği duyuyorum.

Kıbrıs’a gitmek için vizeye ve pasaporta ihtiyacınız yok. Hatta ben illa pasaportumla gitmek istiyorum diyorsanız bile gitmeyin çünkü pasaportunuzdaki Kıbrıs girişi daha sonra Yunanistan’a girme ya da Yunanistan üzerinden vize alma hayallerinizi yıkacaktır.

‘’Pasaportsuz giriş nasıl olacak’’ derseniz de Kıbrıs uçuşları dış hatlar terminalinden yapılsa da sadece çipli yeni kimliğinizi göstererek iki ülke arasında gidip gelebiliyorsunuz. Türkiye’den çıkarken alttaki görseldeki kâğıt veriliyor size ve giriş çıkış damgaları bu kağıda basılıyor. Bu kâğıdı kaybetmemeniz gerekiyor ama Kıbrıs’tan dönüşte önümdeki kadın kaybetmişti ve bir şekilde o da bizimle beraber geçti polis kontrolünü. Siz yine de kaybetmeyin tabii dememe gerek yok herhalde ama bu da böyle bir notumdur.

  • Kıbrıs’ta araba kiralama niyetiniz varsa trafiğin İngiliz usulü ile bizim tersimiz yönde aktığını bilmeniz lazım. Başlarda çok korkutucu gelmişti ama biz çabuk alıştık. Hatta döndükten sonra havalimanından eve giderken İstanbul’daki 29 senedir alışık olduğumuz trafik akışı ters geldi ilk birkaç dakika.
  • Trafik tersse diğer ters şey nedir sizce? Tabii ki yine İngiliz tipi prizler. Biz bunu bilsek de otelde dönüştürücü adaptör ya da usb girişi olacağına inanarak dönüştürücü almadan gitmiştik ama gittiğimiz otellerde yoktu. Sonra Girne’de öylesine girdiğimiz bir süpermarketten 35-40 tl arası bir fiyata aldık. Buradan unutarak gitseniz de sorun olacak bir şey değil yani anlayacağınız. 
  • Bunu da çoğunluk biliyordur diye düşünerek yine de yazmak isterim ki Kıbrıs’ta da 10,15,20 ya da çeşitli sayılarla çarpmanız gerekmeden türk lirası kullanıyorsunuz. Tabii adadaki turist kitlesinin çok büyük çoğunluğunu İngiliz’ler ve diğer beyaz Avrupalı’lar oluşturduğu için fiyatlar yine euro’nun tl olarak karşılığı gibi. Kalede tuvalete girmek 50 cent yani 5 lira mesela ya da Karpaz’da hayvanlar için satılan yiyecekler 1 euro yani 18 lira.
  • Bu hep böyle mi yoksa bize mi böyle denk geldi bilmemekle birlikte Google Maps’teki konumların çok fazla yanlış çıktığına şahit olduk maalesef. Özellikle Dipkarpaz’da bu durum bizi çok zorladı. Gideceğiniz yerlerin konumunun doğruluğundan yola çıkmadan önce emin olmanızda fayda var bu yüzden.

Kıbrıs hakkında bilinmesi gerekenler faslını burada kapatıyorum şimdi ve bizim rotamızı nasıl planladığımıza ve Kıbrıs’ta gezilecek yerler mevzularına geçiyorum.

Ben gitmeden önce Kıbrıs hakkında araştırmalar yaparken Lefkoşa’nın tarihi bir şehir olmakla beraber uzun süre vakit geçirmek istemeyeceğim bir şehir olduğuna karar verip son gün uçuş öncesi burayı gezmeyi uygun gördüm sadece. Lefkoşa dışında gitmek istediğim yerlerin de bir kısmını eledim vaktimiz yetmeyeceği için ve sonuç olarak Girne, Bellapais, Karpaz ve Gazimağusa’yı kapsayan bir seyahat gerçekleştirmeye karar verdim. Dipkarpaz ve Gazimağusa çevresinde daha fazla vakit geçirmek istediğimiz için de otellerimizi 1 gece Girne’de ve 2 gece Gazimağusa’da ayarladık. Biz çok yağışlı günlere denk geldiğimiz için planlarımızda biraz oynamalar oldu ama 3 gece 4 günlük bu mini Kıbrıs deneyimimizi bütün detaylarıyla gün gün anlatmaya başlıyorum şimdi:

  1. GÜN: 07.50’de Lefkoşa’ya iniş, Girne’de ve Bellapais’te bol ıslanmalı bir gün ve Girne’de konaklama

4 günü en verimli şekilde geçirmek için 06.20 uçuşuyla Sabiha Gökçen’den Lefkoşa’ya uçtuk ve yol 1.5 saate yakın sürdü. Biz gitmeden önce şu site üzerinden arabamızı kiralamıştık. Havalimanına inince iç kısımda ofislerini göremeyince biraz panik olduk ama whatsapp’tan ulaşınca açık otoparktaki A8 sırasında arabamızın hazır olduğunu söylediler. Detaylı yazıyorum çünkü bize eski bir araba verilmesine rağmen hem uygun fiyatlı olduğu hem de kolay iletişim kurabildiğimiz için Ayaz’dan memnun kaldık. Arabayı teslim eden kişi trafikte her zaman solda kalmamızı ve her zaman sağdan gelene yol vermemizi söyledi. Dönüşte de kimse yoksa bile A8’deki kutuya anahtarı atabileceğimizi söyledi ve yurt dışındaki bazı başka deneyimlerimizin yanında bence bu büyük kolaylık oldu. 

Arabayı alıp önce trafiğe anlam veremeyip sonra alışmaya başladıktan sonra Lefkoşa’da hiç oyalanmayıp direkt Girne’ye gittik. Nokta atışı bir öneri olmayacağını baştan belirtmekle birlikte ‘’Girne’de nerede kalınır’’ gibi bir sorunuz varsa buna Olivia Palm Hotel’de kalınabilir diyebilirim çünkü bence tam f/p oteliydi. Tabii ki lüks bir otel tatili arayışınız varsa burası size hiç uymayacaktır ama bol bol gezip tozmalı ve otelde sadece uyuyarak vakit geçirmeli bir seyahat peşindeyseniz hem oldukça temiz görünen hem de kahvaltısı da üç yıldızlı bir otel için bol çeşitli olan bu oteli önerebilirim. Tabii araştırınca daha güzel ve uygun seçenekler bulmanız olası ama ben son 1 hafta kala kalan az seçenek arasından burayı seçtiğime memnunum. 

Girne’de otel mevzusuna da en başta değinip şimdi kendisini bir köşeye bırakmak gerekirse benim bu gün için planım Girne’nin liman bölgesini, Girne Kalesi’ni, ara sokakları gezmek ve sonra Beylerbeyi olarak da geçen Bellapais Köyü’ne gidip hem köyün renkli sokaklarını hem Bellapais Manastırı’nı görmekti.

Biz de ara sokaklarda biraz dolanarak liman bölgesine indik ve liman çevresini gezerken yine peşimi bırakmayan şanssızlığım devreye girdi ve çok fena bir sağanak başladı. Diğer bütün turistler gibi limandaki dandik mekanlardan birine attık biz de kendimizi. Girne’deki ilk 1.5 saatimizi falan burada geçirmek durumunda kaldık maalesef yağmur dinmediği için.

Yağmur 1.5-2 saat çok şiddetli bir şekilde yağıp durunca biz de otelin check in saatinden önce Girne Kalesi’ne çıkalım dedik.

Bu noktada bu yıl için bir miktar geç kalmış olsam da henüz ekim bitmeden Kıbrıs’a gidecekler için şunu söylemeliyim ki kasım ayına kadar tarihi yerlerde yaz tarifesi uygulanıyor hala. Tarihi birçok yer saat 6’da kapanıyor bu nedenle kasıma kadar. Biz daha sonra birkaç yerde insanların 4’te kapandığını söylemesi ile zaten kapalı diye hata yapıp gitmeyi erteledik ve planlarımız kaydı biraz. Ekim ayında gidecekseniz bizim yaptığımız hatayı yapıp da planlarınızı bozmayın yani siz.

Asıl konudan 42739830. kez saptığım için şimdi yine asıl konumuza yani kaleye dönüyorum. Kaleye girişler 20 lira ve bu biletle kale içindeki Batık Gemi Müzesi’ni de gezebiliyorsunuz. Öğrenciyseniz diğer birçok yerdeki gibi sadece 7 lira giriş ücreti.

Girne Kalesi

Temel kalıntılarının 7. yüzyıla ait olduğu düşünülen bu tarihi kaleden çok güzel bir Girne manzarası izleyebiliyorsunuz. Beşparmak Dağları’na kurulan diğer kalelerin aksine küçük ve gezmesi kolay bir kale burası ve çok yorulmadan gezebiliyorsunuz. Ama tabii ekim’deki 49830. Kıbrıs sağanağına yakalanmazsanız… Biz maalesef kalede de sağanak yağışa yakalandık ve önce kapalı alandaki Batık Gemi Müzesi’ne sığındık. Ben kaleden çok bu müzeyi merak ediyordum aslında ama tam olarak hayal ettiğim gibi bir müze değildi açıkçası. Geminin gövdesinin olduğu bir alan ve gemiden çıkarılan bazı eşyaların olduğu başka bir alan vardı. Yine etkileyiciydi tabii ki ama ben devasa bir gemi ve yüzlerce farklı eşya hayal etmişim sanırım ki beklediğim kadar heyecanlanamadım. Tabii bunda yağmur dinsin diye o küçük alanda 1 saate yakın beklememizin de etkisi olabilir. Yağmur hala dinmeyince de yine kale içinde herkesin sığındığı küçük kafeye girdik. Sahibi çok tatlı bir kadındı ve bir şey içmek istemesek bile içeride yağmur bitene kadar bekleyebileceğimizi söyledi. Biz patates ve çay söyledik yine de ve Kıbrıs’ta diğer her yerdeki gibi normali zaten 2 porsiyon olan benim için bile kocaman sayılabilecek bir tabak geldi.

Batık Geminin Gövdesi

Limanda ve kalede yağmur yüzünden çok vakit kaybetsek de yağmur biraz azalınca Bellapais’e doğru yola çıktık. Köyü gezmeden önce Bellapais Manastırı için biletimizi aldık ve manastırı gezmeye başladık. ‘’Zeus’un kızı mısın be mübarek’’ dediğinizi duyar gibiyim ama biz manastırdayken bir kez daha sağanak başladı. Manastırın kilisesine sığındık bu sefer ama şunu söylemeliyim ki bütün bu Kıbrıs gezisi boyunca beni en çok içine çeken yapı kesinlikle bu manastır oldu. Hatta tesadüfen gördük ki bizim dönüşümüzden sonra Fazıl Say manastırın konser salonunda konser verecekmiş. Denk gelsek gitmeyi çok isterdim çünkü manastır o kadar güzel ve etkileyiciydi ki eminim çok epik ve güzel bir şeydir burada konser dinlemek. 

Bellapais Manastırı

Hem güzelliğinden hem de biraz yağmurdan dolayı manastırdan ayrılmamız zor oldu ve yağmur da hala dinmediği için Bellapais Köyü’nü gezemeden direkt arabaya koştuk ve ertesi gün köyü gezmek için bir kez daha buraya gelmeye karar verdik. Bu arada arabayı manastırın önündeki otoparka 10 liraya bırakabileceğinizi ve İstanbul’daki otoparkçıların bizi nasıl da güzel kazıkladıklarını bir kez daha ve en net haliyle Kıbrıs’ı görünce anladığımı söylemek isterim. 

Zaten çok yorgun olduğumuz ve baş ağrıları eşliğinde gezdiğimiz bu günün akşamında da yağmur peşimizi bırakmadı ve Girne’de biraz dolaştıktan sonra bir seyahat için çok erken sayılabilecek bir saatte, saat 8’de otele gittik ve yemeği de otelin restoranında yedik. Girne’de bu ayardaki bir otelde bir akşam yemeği için biraz fikir vermem gerekirse de bir pide, üç çeşit meze, bir ayran ve bir portakal suyu için sabah çıkarken 320 lira civarı bir ödeme yaptık.

  • 2. GÜN: ST HILARION KALE’SİNE TIRMANIRKEN NASUH MAHRUKİ GİBİ HİSSETMECE, BELLAPAIS KÖYÜ, EŞEKLERLE DİPKARPAZ KEYFİ, GAZİMAĞUSA’DA KONAKLAMA

Kıbrıs’taki ikinci günümüzde Yüce Zeus nihayet peşimi bıraktı ve Girne’yi dünya gözüyle sağanaksız su birikintisiz görebildim. Aslında hem Mağusa’da hem Girne’de denize girmek istiyorduk ama bu gün için asıl plan Karpaz’a gitmek olduğu için orada yüzmeyi umarak Girne sularını pas geçtik.

Girne’den ayrılmadan önce ilk iş St. Hilarion Kalesi’ne gittik. Girne’deki Beşparmak Dağları’na kurulmuş üç kalenin hepsini gezecek vaktimiz olmadığı için bu üç kaleden en popüleri olan bu kaleyi tercih ettik gezmek için ve Google maps yine bir noktada yokları oynasa da dağ yolundan devam edip kaleye ulaştık. Kalenin girişinde arabayla ulaşılan son noktada bir otopark alanı var ve ücretsiz. Biz de buraya park edip kişi başı 10 lira ödeyerek kaleye çıktık.

St. Hilarion Kalesi

Üç bölümden ve üç milyon milyor kadar basamaktan oluşan bu kale gerçekten çok güzeldi ve bir o kadar da zorlayıcıydı. Tavsiyem kesinlikle öğle saatlerinde buraya çıkmamanız olur çünkü Girne Kalesi gibi stabil bir kaleden değil de dağa taşa tırmanmalı, bol bol merdivenlerin darlığına sövmeli bir yerden bahsediyoruz. Tabii ki sopa yutmuş gibi dimdik mutlu İngiliz retired people’lar bu kalenin de en kalabalık grubuydu ve 2-2.5 katımız yaşındaki insanların bu dinçliğini görmek içimdeki piremsesin yerini Nasuh Mahruki ile değiştirdi ve en son noktaya kadar tırmandık.  Beşparmak Dağları’ndaki diğer iki kale olan Buffavento ve Kantara kalelerine vaktimiz olsaydı da o yorgunluğun üzerine gidebilir miydik bilmiyorum ama oraya kadar gitmişken en azından bu kalelerden bir tanesinden de olsa Girne’yi izlemek güzel bir deneyimdi.

St Hilarion’dan sonra bir önceki gün gezemediğimiz Bellapais’e gittik. Manastıra tekrar girmedik ama köyün tatlı sokaklarında dolandık biraz. Sonra Karpaz’a giderken hem Bellapais’teki hem de şimdi ismini hatırlayamadığım yan köydeki evlere gerçekten bayıldım. Neredeyse evlerin tamamı rengarenk begonvillerle kaplıydı ve bu blogda birazcık gezinmiş olanlar begonvil sevgimi anlamıştır diye düşünüyorum. Hatta sadece Bellapais de değil, bütün Kıbrıs hepsi birbirinden güzel ve rengarenk begonvilleri ile aklımda kalmış olabilir. Kendime ve hepimize begonvilli bir Ege-Akdeniz evi dileyerek Karpaz’dan devam ediyorum şimdi.

Karpaz benim Kıbrıs’ta en çok merak ettiğim yerdi çünkü birincisi adanın ilkokulda harita incelerken en çok aklımda kalan yeri olan en uç noktasıydı. İkincisi doğası çok güzel ve bakir görünüyordu ve üçüncüsü buranın ünlü eşekleri ile iç içe olabildiğiniz bir yerdi. Tabii ben eşekleri çok daha küçük canlılar olarak hayal etmiştim ve yolumuzu kesen kocaman eşek çeteleri beklediğim minnoşluktan biraz uzaktı ama neyse…

Karpaz için ilk söylemek istediğim şey her yerde Dipkarpaz Milli Parkı olarak geçen yerin hiç öyle ‘’park’’ havasında bir yer olmadığı ve Google maps’teki konumla uzaktan yakından alakası olmadığı.

Biz kocaman bir parkta çiçeklerin üstünde mutlu mesut minik eşekler ve onları besleyen insanlar göreceğimizi sanıyorduk ama gerçekte olan şey bununla çok alakasızdı.

Google maps’teki Dipkarpaz Milli Parkı konumuna gitmeye kalkınca çok ıssız ve kötü yollara girdik. Sonlara doğru ‘’acaba burası değil mi’’ diye ufaktan bir şüphelenmiştik ki yolda kendi halinde bir eşek gördük. Bu eşek kişisinin orada ne işi vardı bilmiyorum ama kendisi bizi yola devam etmemiz konusunda teşvik ederek çok fena yanılttı. Tosun Paşa’da Şaban’ın eşeğinin aklına uyan atlar gibi biz de büyük bir aptallık yaptık sonuç olarak ve yeşil vadimsi o ıssız ama güzel yerde tek başımıza kaldık. 

Sonra o kadar yolu geri dönüp köyün merkezinde Rum Kahvesi’nin ve diğer kahvelerin olduğu yerden sağa girerek Zafer Burnu ve Apostolos Andreas Manastırı tabelalarını takip ettik park yoksa bari buraları görelim diyerek. Manastırın önünde eşekler ve kediler için yiyecek satan kişilerden öğrendik ki o Dipkarpaz Milli Parkı diye geçen yer aslında buralarmış. Hatta ben inanamayıp ilerideki birkaç kişiye daha sordum ve hepsi aynı şeyi söyledi. Yani park falan yok arkadaşlar, park diye aradığınız yerin gerçek hali aslında yol boyunca arabaya yaklaşıp haraç kesen kocaman eşekler ve o dümdüz yol.

1 euroya yani 18 liraya satılan havuçlardan biz de aldık eşeklerle küçük bir kankalık bağını biz de kuralım diye ama satan kişinin 3-4 tanesi gelirse vermeyin, kavga çıkar falan demesi ve eşeklerin tahminimin iki katı büyüklüğünde olması kankalığımızı engelleyip sadece öylesine bir arkadaşlık kurmamıza sebep oldu. Yine de arabanın camını ucundan da olsa açıp eşeklere ellerimle havuç yedirmek renksiz hayatıma renk katmış oldu.

Karpaz’da Kıbrıs’ın en güzel plajlarından biri olduğu iddia edilen Altınkum Plajı’nda denize girmeyi çok istiyorduk ama Google maps’in azizliğine uğradığımız için çok vakit kaybettik ve buraya ancak günbatımında gelebildik. Zaten deniz de çok dalgalı olduğu için yüzme işini ertesi güne bırakarak Gazimağusa’ya gidip otelimize yerleştik.

Altınkum Plajı

Gazimağusa’da yine f/p oteli olacağını düşündüğüm Center Point Hotel’de kaldık 2 gece fakat ben buradan çok da memnun kalmadım. ‘’Gazimağusa’da nerede kalınır’’ sorusunun cevabı bende yok yani maalesef.

Akşam yemek yemek için de çok gecikmiştik ve karanlıkta Kaleiçi bölgesini tam olarak algılayamadığımız için No:8 diye İstanbul’da da 798340 tane benzeri olan öylesine bir kafede yemek yedik. Vegan curry’leri çok lezzetliydi aslında ama ertesi gün gündüz gözüyle gördüm ki yemek için tercih edilecek meyhaneler ve asıl mekanlar hep Kaleiçi bölgesindeymiş. 

  • 3. GÜN: KAPALIMARAŞ GEZİSİ, GAZİMAĞUSA’DA TARİHE DOYMACA VE KIBRIS’TA İLK CASINO DENEYİMİ 

Gazimağusa’daki ilk sabahımızda koşarak Kapalımaraş’a gittik çünkü en çok merak ettiğimiz yerlerden biri burasıydı. Bir zamanların lüks tatil yerinin onlarca yıl sonra terk edilmiş, yıkık dökük ve aslında binlerce insanın anılarıyla dolu ama o anılardan eser kalmamış haliyle görmek çok ilginç bir deneyimdi gerçekten.

Hikayesini herkes illa ki duymuştur diye tahmin etsem de kısaca Kıbrıs Harekatı’nda bir gecede insanların terk etmek zorunda kaldığı, o zamanların tatil cennetiyken bir anda savaş alanına dönen, 50 yıla yakındır kimsenin giremediği ve ‘’hayalet şehir’’ olarak anılan bir yer burası ve 3 sene önce ziyarete açıldı.

Kapalımaraş’ın sahil bölgesinde sadece belli bir alan ziyarete açık ve aynı kapıdan hem giriş hem çıkış yapıyorsunuz. İçeride 30 liraya 2 saatlik bisiklet kiralayarak gezmeniz mümkün ya da bizim gibi yürüyerek gezebiliyorsunuz. Bizim de yüzdüğümüz ve gerçekten harika bir plaj var içeride ve yüzmek serbest burada. O yıkık dökük binalara karşı yüzmek gerçekten tuhaf hissettiriyor içten içe ama deniz inanılmak berrak ve tertemiz. Plaj da bembeyaz kumdan ibaret. Ekim olmasına rağmen biz çok rahat yüzdük ve başka yüzenler de vardı. Yaz sezonunda giriş ya da en azından şezlonglar ücretlidir diye tahmin ediyorum ama biz hiçbir ödeme yapmadan bu mükemmel plajda yüzebildik.

Maraş’ta bütün binaların çevresi çitlerle sarılı ve tehlikeli olduğu için bu alanları geçmek yasak. Fotoğraf çekmenin yasak olduğuna dair tabelalar da var ama içeride her yerde görebileceğiniz polisler gözlerinin önünde olsa da müsaade ediyor fotoğraf çekenlere. 

Maraş’ı biraz araştırınca zamanında araba galerilerinde kalan eski otomobillerin olduğu fotoğraflar falan çıkıyor hep ama bunları göremeyip sorduğumuzda artık öyle şeylerin kalmadığını, herkesin gelip her şeyini alıp götürdüğünü falan söylediler. Araba gibi büyük şeyler ya da çok kişisel eşyalar yok yani anlayacağınız ama tabelalar duruyor ve bir butiği, kitapçıyı ya da kuyumcuyu o yıkık dökük halde görmek garip hissettiriyor.

Biz Maraş’tan çıkınca tarihi Kaleiçi bölgesine gittik ve gezmeye başlamadan önce meşhur Petek Pastanesi’ne oturduk. Daha çok İngilizlerin doldurduğu bu pastane güzeldi aslında ama girişinde esir edilmiş çok fazla kuş görmem güzelliğini biraz unutturdu.

Sonra tarihi şehirdeki sayısız tarihi yapının görebildiğimiz kadarını görmeye çalıştık. Benim en çok merak ettiğim yer olan Namık Kemal Zindanı restorasyon sebebiyle kapalıydı. Şimdinin Lala Mustafa Paşa Cami’si, eskinin Aziz Nicholas Katedrali tarihi merkezin en görkemli yapısıydı fakat kıyafetlerimiz uygun olmadığı için içini gezmedik. Diğer onlarca cami ve kiliseyi de şehrin sokaklarında kaybolurken görebildik ama bu gün için asıl planımız olan Salamis Antik Kenti’ne ve St Barnabais Manastırı’na Kıbrıslı çok tatlı bir teyzenin 4’te kapandığını söyleyerek bizi yanıltması sonucu gidemeyip bunları da ertesi güne bıraktık.

Lala Mustafa Paşa Camii

St. Simeon Kilisesi
İkiz Kiliseler

Eveet şimdi geliyoruz bambaşka bir sayfaya. Evet Kıbrıs casino demek değildir, evet dünyanın en güzel şeyi seyahat ve yeni yerler görmektir, evet Kıbrıs’a sadece otel ve kumar tatiline gitmek birazcık vizyonsuzluktur ama gelin bakın benim vizyonuma ne oldu… Evet arkadaşlar 3. gecemizi adettendir diyerek casinoya ayırdık. Hatta öyle ki şu hayatta büyük konuştuğu ne varsa son 2-3 senede başına gelmiş bir insan olarak benim için bu seyahatin en eğlenceli kısmı gerçekten de casino oldu sdfd. Şimdi gelin ‘’Kıbrıs’ta casinoya nasıl girilir’’ konusunu hafiften açalım. 

Bütün Mehmet Ali Erbil’ler, Serdar Ortaç’lar toplandıysa anlatmaya başlıyorum. Öncelikle büyük oteller yerine oradan buradan türeyen küçük casinoların güvenilir olmadığı hakkında bir şeyler okuduğum için biz büyük otellerden birinin casino’suna gitmeye karar verdik. Bu noktada da benim kafamda deli sorular oluşmaya başladı önderimiz Serdar Ortaç gibi. ‘’Şimdi lüks oteller çat diye bizi içeri alacak mı’’ ya da ‘’millet binlerce Euroluk oynarken bizim birkaç yüz lirayla girmemiz saçma mı olacak’’ gibi sorularıma biraz internette araştırınca casino’ya gidince korktuğum şeylerin başıma gelmeyeceğini işaret eden cevaplar buldum. Bunun üstüne Bafra Oteller Bölgesi olarak geçen ve gece Mağusa Belediyesi’nin o uzun ve kapkaranlık yolda bir adet bile ışık koymayı çok gördüğü Bafra’ya gittik. Burada yan yana Kaya Artemis, Limak ve Concorde otelleri vardı. Denemek için Limak’a girdik ve casino için geldiğimizi söyleyince sadece bol şans dileyerek kapıyı açtılar. Yani anladım ki biraz sonra bomba patlatacağınıza inandıracak bir tipiniz yoksa konaklamadığınız lüks otellerin casinosuna gerçekten de çat diye giriş yapabiliyorsunuz.

Casinoda girişte kimliğinizi alıp fotoğrafınızı çekerek size bir kart oluşturuyorlar ve sonra dilediğiniz masaya geçerek oynamaya başlıyorsunuz. Ben ilk kez slot oynamaya başladım ve iyi de gidiyordum ama yanımdaki profesyonel dayı tatlı şivesiyle benim yavaşlığımdan bıktığını dile getirerek bana yeni bir oyun açtı ve yatırdığım 200 liranın tamamını kaybettim ddsf. Hem kendisi hem biz biraz eğlendik bu durumla ve sonra rulete geçip 400 lirayla girdiğimiz geceyi 610 lirayla tamamladık. Yani büyük paralar ve risklerle bağımlılık boyutuna taşımadan kırk yılda bir küçük miktarla girince gayet eğlenceli bir ortamdı casino. 

Bu arada casino içinde ücretsiz olarak dilediğinizi yiyip içiyorsunuz ama 400 lirayla girince ben bir miktar utanıp bir adet cosmopolitan’dan fazlasını içemedim. Millet tost falan yaptırıyordu ama, utanıp sıkılma yoktu bence benden başka kimsede. 

Sonuç olarak evet Kıbrıs ve diğer her yer otele ya da casinoya tıkılıp kalmadan keşfetmeye değer ama Kıbrıs’a kültürel bir gezi de planlasanız 2-3 saatinizi casinoya ayırmakta çok da bir sakınca yokmuş yani. Hatta abartıp uçuş öncesi bir 2 saatinizi daha ayırmanız da mümkün oluyormuş çünkü evet bundan biraz utanıyorum ama gelin bakalım ben bu utancımı 4. günümüzde nasıl hayata geçirdim…

  • 4. GÜN: SALAMIS HARABELERİ VE ST BERNABAS MANASTIRI GEZİLERİNİN AKABİNDE GÜNEYİN BURSA’SI LEFKOŞA’DA TURLAMACA, SON CASINO VE DÖNÜŞ

Bir önceki gün Kıbrıslı tatlış teyzenin bizi yanıltması sonucu gezemediğimiz Salamis Harabeleri ve St. Barnabas Manastırı’na son günümüzde Lefkoşa öncesi gidebildik nihayet. Hatta zamanınız bizim gibi kısıtlı olacaksa bizim yanlışlıkla yaptığımız bu rota biraz mantıklı da oldu aslında çünkü bu ikili Gazimağusa merkezinden biraz uzakta ve Lefkoşa yoluna çok yakın.

Salamis Harabaleri benim beklediğimden biraz daha dar bir alandaydı açıkçası. Bir Efes beklemiyordum tabii ki ama adanın en büyük antik kenti olduğu için biraz daha büyük bir yer beklemiştim. Yine de etkileyiciydi tabii ki ve kişi başı giriş ücreti 15 liraydı.

Salamis Antik Kenti

St Barnabas Manastırı’nınsa içinde ikon müzesi ve arkeoloji müzesi vardı. 15 liralık giriş ücreti ile hepsini gezebiliyorsunuz ve aslında çok küçük de olsa ikon müzesi çok hoşuma gitti. 

St. Barnabas Manastırı

St. Barnabas İkon Müzesi

St Barnabas’tan da görünen ve buranın biraz ilerisindeki küçük kiliseye de giriş ücretsizdi. İkisi arasında tam yazlık yeri ya da turist yeri hediyelik eşya tezgâhları vardı eğer hatıra olarak bir şeyler almak ilginizi çekerse ama ben genel olarak gittiğim yerlerden kendime bir çöp bile almadan döndüğüm için bunları hiç gezmeden Lefkoşa’ya doğru yola çıktık biz. 

45-50 dakika sonra Lefkoşa’ya ulaştık ve arabayı tarihi şehrin arka sokaklarına park edip ilk iş Büyük Han’a gittik. Şimdi burada şunu söylemeliyim ki zaten gitmeden önce fotoğraflarını görünce tahmin ettiğim şey gidip gözlerimle görünce gerçek çıktı: Lefkoşa dediğimiz yer Bursa’ydı ve Lefkoşa’nın Bursa’nın kayıp ikizi olduğuna ben ikna oldum. 

Büyük Han

Bursa’yı iyi bilenler Lefkoşa’yı da görünce eminim bana hak verecektir. Büyük Han dediğimiz yer zaten Bursa’daki Koza Han’ın birebir aynısıydı. Tabii bir farkla… Büyük Han’ın içindeki Sedirhan’da bira patates yapabiliyor ya da dilediğiniz herhangi bir alkollü içeceği tüketebiliyorsunuz. Canımız Bursa’mızda böyle bir şey söz konusu bile değil tabii ki ve efendi gibi çayınızı kahvenizi içip kalkmak durumunda kalıyorsunuz.

Han’ın içindeki bu Sedirhan isimli restoran ekimin ortasında Kıbrıs’ta ağustos sıcağına denk geldiğimiz bu tek günde serinlemek için öylesine oturduğumuz bir yer oldu ama porsiyonlarının büyüklüğü ve lezzetiyle bizi çok şaşırttı. 

Aslında Kıbrıs’ın tek vegan restoranı olan Grön Vegan Yard’a gitmek istiyordum ben ama oturmuşken biranın yanına atıştırmalık söyleyelim dedik ve benim için bile büyük olan bir porsiyonda patates geldi. Börekleri de aynı şekilde 3 kişilik falandı. O serinlikte tıka basa yemek yemek çok tatlı gelince buradan kalkınca Grön’e sadece tatlı yemek için gidebildik ve oranın ortamını da çok beğendim.

Lefkoşa’nın en ünlü yapısı olan eskinin St Sophia Katedrali şimdinin Selimiye Camiisi kapalıydı hatta fotoğrafını bile çekemedik ve Venedik Sütünu, Girne Kapısı ve diğer bütün yapılar gibi sadece uzaktan izlemekle yetindik kendisini.

Şimdi kendimden hafiften utandığım o ana gelmem gerekirse Lefkoşa’nın bütün o camileri, çarşısı, hanları hamamları falan Bursa’nın o kadar aynısıydı ki hava da 30 küsür derece olunca Lefkoşa biraz üstümüze üstümüze gelmeye başladı. Biz de henüz 3.5-4 saat geçirebildiğimiz bu şehri daha fazla keşfetme hevesini duyamayarak Merit’in casinosuna şöyle bi’ uğrayalım dedik…

Bir seyahat blogunda bunu yazmaktan ben de çok gururlu değilim ama yani Girne’yi ve Mağusa’yı ne kadar beğendiysem Bursa’dan pardon Lefkoşa’dan da bir o kadar sıkıldığımı söyleyebilirim. İlk konuşmaya başladığım zamanların Karabiberim Amca’sı Serdar Ortaç’ımızın açtığı yoldan 1.5-2 saat fazladan gitmekte bir yanlışlık göremedim bu yüzden ve uçaktan önce Merit Lefkoşa’nın bence Limak’ın yanında sönük kalan casinosunda bir kuruş bile kazanmadan ama aynı zamanda kaybetmeden biraz vakit geçirdik.

Uçuş öncesi de havalimanının yakınlarındaki devasa süpermarket Erülkü’den yiyecek bir şeyler ve sadece 15 liraya birer Miller alarak nihayet havalimanına vardık. En başta bahsettiğim gibi A8’e arabamızı park edip yanındaki kutuya anahtarı attık ve yine en başta bahsettiğim İstanbul’dan çıkarken bize verilen minik formlarla birlikte pasaport polisini geçip İstanbul’a doğru yola çıktık. 

Kıbrıs deyince kumar kadar akla gelen bir diğer şey de ucuz alkol olduğu için buna da detaylı değinmek isterdim aslında ama biz sadece sırt çantasıyla gittik ve alkol ya da başka herhangi bir şey getirmedik oradan. Yine de gitmeden önce konuştuğum birkaç kişi alkol alışverişi için havalimanındaki duty free yerine şehrin içindeki marketlerin çok daha uygun fiyatlı olduğunu söylemişti. Ben ne havalimanında ne marketlerde detaylı fiyat kontrolü yapmadım ama doğrudur diye tahmin ediyorum.

Son olarak da Kıbrıs’a yaz sıcağında ve kalabalığında gitmek yerine bahar aylarını tercih etmek isteyenler için de ekim ayında denizin gerçekten çok çok güzel olduğunu ve çok kalabalığa karışmadan rahatça gezebildiğimizi söyleyebilirim. Biz çok fazla yağmura yakalandık gerçi ama biraz şansa bağlı olduğunu düşünüyorum bunun çünkü haftalık hava durumuna bakınca bizden sonra da hep güneşli ve sıcak günler olduğunu gördüm bütün Kıbrıs’ta. 

Akdeniz’in en büyük üçüncü adası da olsa yine de küçük bir ada olan ve çoğu yerini zaten gezemediğimiz Kıbrıs için yine nasıl bu kadar çok anlatacak şey buldum ben de biraz şaşkınım şu an ama deniz-kum-kumar üçgenine takılıp kalmadan Kıbrıs’ı keşfetme niyeti olanlar için faydalı olabilecek en azından birkaç şey yazabilmişimdir diye umuyor ve sizlerle yepyeni seyahatlerde ve yepyeni rotalarda buluşmayı hedefliyorum. 

1 Yorum

  1. pelin kadirli says:

    Kıbrıs düşündüğümden güzel bir yermiş. Biz de gitmek istiyoruz bu baharda. Teşekkürler detaylı yazınız için.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: